Moda Dünyasının Başarılı İsimlerinden Ayşe ve Ece Ege Kardeşler Dice Kayek’i Anlatıyor

Beyaz Poplinin Sadeliğinden Victoria & Albert Müzesi’ne Uzanan Sessiz Lüks Mirası
Moda dediğimizde çoğu zaman hız, tüketim ve geçici trendler akla gelir. Oysa bazı markalar vardır ki, iğneyle kuyu kazar gibi sessizce ama kararlılıkla ilerler; zamana meydan okuyan, adeta birer sanat eserine dönüşen tasarımlara imza atar. İşte Dice Kayek tam da böyle bir hikâyenin tam ortasında, 1992 yılında Paris’te filizlenen bir dayanışmasıyla doğdu. Ayşe ve Ece Ege kardeşler, 33 yıldır beyaz koton poplinin sadeliğinden mimari siluetlerin ihtişamına uzanan bir yolda, “sessiz lüks”ün en asil örneklerini sunuyor. Bu röportajda, Paris’teki ikonik mağazalarından V&A Müzesi’ne, Yerebatan Sarnıcı’ndaki büyülü sergiden gelecek projelerine dek merak edilen her şeyi anlattı. İşte, modayı bir mirasa dönüştüren iki kardeşin ilham veren dünyasını İMAJMAG için anlattı.
Ayşe ve Ece Ege kardeşler olarak 33. Yıla giren Dice Kayek markası nasıl doğdu?
D.C.: Her şey 1992 yılında, ikimizin yollarının Paris’te aynı hayal etrafında kesişmesiyle başladı. Ece’nin Paris’teki moda eğitimi ve benim (Ayşe) Boğaziçi Üniversitesi geçmişim birbirini çok iyi tamamladı. Modanın kalbinin attığı Paris’te kalıp markamızı oradan dünyaya açmaya karar verdik.
Paris’te açtığınız mağazanızın açılış süreci nasıl ilerledi? Şimdi ne durumda?
D.C.: Paris bizim evimiz, markamızın doğduğu ve beslendiği yer. Saint-Germain-des-Prés’de, ikonik Café de Flore sokağında yer alan daimi mağazamız, Dice Kayek evrenini tam anlamıyla yansıtan bir buluşma noktası. Bunun yanı sıra global büyüme stratejimiz doğrultusunda Paris’teki görünürlüğümüzü dinamik tutuyoruz. Örneğin, 2026 İlkbahar/Yaz dönemi için Paris’in en prestijli noktalarından Galeries Lafayette Haussmann’ın ikonik Coupole’ü altında yepyeni bir pop-up mağaza açtık. Aynı anda Taipei’de de bir pop-up açarak Doğu ve Batı arasında bir köprü kurmaya devam ediyoruz.
Dice Kayek’in marka kurucularından sevgili Ece Ege Paris’te eğitim almaya nasıl karar verdiniz? İlk tasarım hikayenizi anlatır mısınız?
D.C.: (Ece Ege): Paris, yaratıcılığın ve modanın tartışmasız merkezi. Sokakta yürürken bile her köşeden ilham alabileceğiniz, zanaatın ve sanatın iç içe geçtiği bir şehir. İlk tasarım hikayemiz, modaya yeni bir soluk getirme arzusuyla doğdu. “Her şey zaten yapıldı, biz ne katabiliriz?” diye düşünürken, klasik beyaz koton poplin kumaşına odaklandık. Poplin, katlandığında adeta origami gibi şekil alan, mimari ve heykelsi formlar yaratmaya çok müsait bir materyal. Tek renk, tek materyal felsefesiyle 15 parçalık beyaz gömlek koleksiyonu hazırladık. Paris’teki Pret-a-Porter fuarında, Amerikan bezinden drapeler ve mumlarla süslediğimiz mütevazı standımızda bu gömlekleri sergiledik. Standımıza ilk giren kişi bir Japon butik sahibiydi ve o an doğru yolda olduğumuzu anladık.

Ayşe & Ece kardeşler olarak dünyada ve Türkiye’de moda sektörünü nasıl görüyorsunuz? Sizce tekstil ve pek çok sektörde eski kalite tekrar geri gelir mi?
D.C.: Moda dünyası inanılmaz bir hızla tüketim odaklı bir yapıya evrildi. Ancak biz her zaman “zamansızlık” ve “el işçiliği” kavramlarına inandık. Eskiden Paris’te atölyelerde harikalar yaratan, iğneyle kuyu kazan o muazzam zanaatkarların, baş makasların çoğu emekli oldu ve ne yazık ki yeni nesil bu meşakkatli işlere pek yönelmiyor. El emeğinin, göz nurunun yerini makineler ve hız aldı. Ancak umutsuz değiliz; dünyada yavaş modaya, gerçek kaliteye ve bir hikayesi olan tasarımlara duyulan özlem artıyor. İnsanlar artık sadece bir kıyafet değil, bir sanat eseri, bir miras satın almak istiyorlar.
Dünyada ve Türkiye’de danışmanlık yaptığınız markalar var mı?
D.C.: Evet, yıllar içinde kendi markamızı büyütürken uluslararası arenada edindiğimiz tecrübeleri farklı coğrafyalara da taşıdık. Özellikle Asya pazarında oldukça aktiftik ve çok önemli kurumlarla stratejik iş birlikleri gerçekleştirdik.
Örneğin, Japonya’nın köklü moda evlerinden Hanae Mori’nin sanat direktörlüğünü üstlenmenin yanı sıra, Tokyo’da Itochu Corporation’ın tekstil departmanına danışmanlık verdik. 2007 yılında Güney Kore pazarına yönelerek Seul’de Jindo F&Co Ltd.’nin moda departmanı ve Su International’ın tekstil bölümüyle çalıştık. 2011’de ise vizyonumuzu Çin’e taşıyarak Pekin’de Blue Erdos markasına danışmanlık hizmeti sunduk. Bu süreçler, farklı kültürlerin estetik anlayışlarıyla bizim tasarım vizyonumuzun harika bir sentezi oldu.

Lüksün tanımı nedir? Avam ve lüks arasındaki ince çizgiyi tanımlar mısınız? Sessiz lüks sizce nedir?
D.C.: Bizim için lüks, logoların büyüklüğü veya fiyat etiketinin yüksekliği değil; bir tasarımın arkasındaki düşünce, harcanan emek ve malzemenin kalitesidir. İmkansız görünen bir formu, kalıbı dahi olmayan heykelsi bir silueti gerçeğe dönüştürmek için yapılan o ince mühendisliktir lüks. Sessiz lüks ise tam olarak budur; bağırmayan ama duruşuyla, kumaşının dokusuyla, dikişinin kusursuzluğuyla kendini belli eden, sahibine kendini özel hissettiren zamansız zarafettir.
Türkiye’nin ve dünyanın uzun soluklu başarılı iki KADIN modacı olarak bu kadar mütevazı ve sempatik olmayı nasıl başarıyorsunuz? Kumaşınızdaki bu asil duruşun sizi zorladığı zamanlar oldu mu?
D.C.: Çok teşekkür ederiz! Aslında işin mutfağında o kadar çok ter, gözyaşı ve emek var ki, egoya yer kalmıyor. Atölyede o heykelsi formları yaratırken, yer çekimine karşı koymaya çalışırken ellerimizin delindiği, uykusuz kaldığımız sayısız gece oldu. Bir koleksiyonu çıkarana kadar kendi içimizde çok tartışırız, en mükemmelini ararız. O asil duruşun arkasında devasa bir mücadele yatıyor. Başarımızı kutladığımız anlar çok kıymetlidir ama ertesi gün atölyeye dönüp yeniden iğne iplikle baş başa kalırız. Bizi mütevazı tutan şey, zanaata duyduğumuz bu derin saygıdır.
İstanbul Contrast kitabınızın hazırlanma sürecinden bahseder misiniz? Kitapta yer verdiğiniz tasarımlarınız nerelerde sergilendi? Tarihi Yerebatan Sarnıcı’nda müthiş defilenizden bahseder misiniz?
D.C.: “İstanbul Contrast”, şehrimizin barındırdığı zıtlıklardan, mimarisinden ve tarihinden doğan çok özel bir koleksiyondu. Kubbeler, Ayasofya, lokum, martı kanatları gibi İstanbul’a dair imgeleri heykelsi formlara dönüştürdük. Yerebatan Sarnıcı konusu aslında çok tatlı bir detay; koleksiyonumuzu İstanbul Modern’de sergilerken Yerebatan Sarnıcı’nın o büyüleyici, hafif karanlık ve mistik atmosferinden esinlendik. Tasarımcı Arik Levy’nin hazırladığı devasa kütüklerden oluşan ‘LogForest’ enstalasyonu sarnıcın sütunlarını temsil ediyordu ve fonda Yerebatan’ın su sesleri yankılanıyordu. Bu koleksiyon Paris’te Musée des Arts Décoratifs’te, Amsterdam Müzesi’nde ve daha birçok uluslararası platformda sergilendi.

Sergiye damga vuran tasarımlarınızın tasarım sürecini anlatır mısınız? Tasarıma ilgi nasıldı?
D.C.: Bu koleksiyondaki her parça birer sanat eseri gibi kurgulandı. Örneğin “Topkapı” veya ikonik kubbeden esinlenen “Dome 2” tasarımlarımız… Kumaşın yer çekimine meydan okuyarak havada duruyormuş hissi vermesi için inanılmaz bir kalıp ve el işçiliği mücadelesi verdik. İlk kez Paris’te Ritz Bar’da karanlık bir müze atmosferinde, cansız mankenler üzerinde sergiledik. İnsanlar bir defile beklerken karşılarında heykeller buldular. Davetliler bir elbisenin önünde dakikalarca durup, etrafında dönüp detaylarını incelediler. Beklentimizin çok ötesinde, büyüleyici bir ilgiyle karşılaştık.
Geçen bu süreçte bu kıymetli koleksiyon nerelerde sergilendi? Önümüzdeki dönemlerde sergilenmesi planlanan mekanlar olacak mı?
D.C.: “İstanbul Contrast” ve arşivimizdeki ikonik parçalar artık dünya müzelerinin kalıcı hafızasına giriyor. Bu bizim için bir kültür diplomasisi.
Dice Kayek’in Müze Yolculuğu
| Müze / Kurum | Şehir | Sergilenen / Bağışlanan Eserler |
| Victoria & Albert Museum | Londra | Jameel Prize kazanan eserler (Kalıcı Koleksiyon) |
| Denver Art Museum | Denver, ABD | “Conversation Pieces” sergisinde 4 heykelsi siluet |
| Hermitage Müzesi | St. Petersburg | 4 adet “Topkapı” tasarımı |
| Palais Galliera | Paris | 6 adet el yapımı siluet |
| Musée des Arts Décoratifs | Paris | Turkish Delight I ve Istanbul by Night II dahil 6 siluet |
| The Museum at FIT | New York | 2015 İlkbahar-Yaz koleksiyonundan görünümler |
Victoria and Albert Museum sürecinden bahseder misiniz?
D.C.: V&A süreci bizim için tarihi bir dönüm noktasıydı. 2013 yılında “İstanbul Contrast” koleksiyonumuzla Jameel Prize’da finale kaldık ve bu prestijli ödülü kazandık. Bu ödülün ardından tasarımlarımız müzenin kalıcı koleksiyonuna dahil edildi. Dünyanın en önemli sanat ve tasarım müzelerinden birinde, eserlerimizin gelecek nesillere aktarılacak olması tarif edilemez bir gurur.

Koleksiyonunuzun sergilendiği en önemli müze hangisi?
D.C.: Hepsini birbirinden ayırmak çok güç çünkü her birinin sanat tarihindeki yeri eşsiz. Victoria & Albert Museum ilk büyük adımımız olduğu için çok özel. Ancak Hermitage Müzesi gibi devasa bir tarihe sahip bir kurumda “Topkapı” elbiselerimizin yer alması, Denver Sanat Müzesi’nde moda tarihinin devleriyle aynı çatı altında bulunmak veya Paris’te Palais Galliera’nın arşivlerine girmek… Bunların hepsi markamızın yaratıcı mirasını ölümsüzleştiren, eşit derecede önemli kilometre taşları.
İlerleyen dönemlerde planlanmış projeleriniz nelerdir?
D.C.: 2026 yılı bizim için çok dinamik başladı. Paris Galeries Lafayette ve Taipei One Fifteen’deki pop-up projelerimizle koleksiyonlarımızı farklı coğrafyalarla buluşturmaya devam ediyoruz. En büyük odak noktalarımızdan biri de müze sergilerimiz. Arşivimizdeki tekil parçaların uluslararası sanat kurumlarının daimi koleksiyonlarına katılım süreçleri devam edecek. Modayı bir sanat formuna dönüştürme vizyonumuzu global çapta sürdüreceğiz.
Tasarımlarınızda vazgeçemediğiniz detaylar nelerdir?
D.C.: Başlangıç noktamız olan beyaz koton poplin bizim vazgeçilmezimiz. Bunun yanı sıra mimari siluetler, konstrüksiyonla hacim kazandıran katlama sanatı (origami etkileri), kontrast kumaşların bir arada kullanımı ve tabii ki kusursuz el nakışı. Bizim için bir giysi sadece bedeni örtmez; kendi duruşu, hacmi ve karakteri olan bağımsız bir formdur.
Eklemek istedikleriniz:
D.C.:Modanın sadece trendlerden ibaret olmadığını, kültürel bir bellek ve zamansız bir sanat dalı olduğunu hatırlatmak isteriz. Türkiye’nin zengin kültürel mirasını modern ve evrensel bir dille dünyaya anlatabilmek, bu tasarımların dünyanın en saygın müzelerinde korunarak geleceğe aktarılmasını sağlamak bizim en büyük mirasımız.
